Eylül Geldi: Perde Yeniden Açılıyor, Sahne Hareketleniyor
Kültür sanat dünyasını yakından takip eden herkese merhaba!
Dokuz Dakikada Gündem Kültür Endüstrileri Bülteni’nin ikinci sayısıyla karşınızdayız.
Kültür sanat dünyasında eylül, yalnızca takvimde yeni bir ay anlamına gelmiyor. Yazın açık hava etkinlikleri yavaş yavaş yerini salon programlarına bırakırken sinemalar yeni sezon filmleriyle hareketleniyor, tiyatrolar perdelerini açıyor, müzeler yeni sergilerini duyuruyor. Dünyanın büyük kültür merkezlerinde de benzer bir hareketlilik var: İstanbul, Londra, New York ve Paris sonbaharın kültür sanat takvimini yeniden kuruyor.
Türkiye’de bu hafta klasik bir aşk hikâyesi yeniden beyazperdeye dönüyor; Bozcaada Caz Festivali onuncu yaşını kutluyor; İstanbul Modern yeni koleksiyon sergisini açmaya hazırlanıyor. Londra’da yaklaşık bin yıllık Bayeux Tapestry yeniden İngiltere’de sergilenirken New York’ta MoMA ve Whitney yeni sezon programlarını genişletiyor. Paris ise sonbahara Monet’den Tintoretto’ya uzanan büyük sergilerle giriyor.
Kısacası eylül, kültür sanat dünyasında yeni sezonun açılış düdüğünü çalıyor.
Perde açılsın, ekranlar açılsın, sahne yeniden kurulsun.
Bir klasik yeniden beyaz perdede: La La Land

Damien Chazelle’in 2016 tarihli La La Land filmi, 4 Eylül’den itibaren Türkiye’de yeniden sinemalarda. Ryan Gosling ve Emma Stone’un canlandırdığı Sebastian ve Mia’nın Los Angeles’ta kesişen hayatlarını anlatan film, modern müzikal sinemanın son yıllardaki en güçlü örneklerinden biri olarak yeniden beyazperdeye dönüyor.
Film, romantik hikâyesinin ötesinde Hollywood’un kendi sinema tarihine yaptığı göndermelerle de dikkat çekiyor. Caz müzisyeni Sebastian ile oyuncu olma hayali kuran Mia’nın hikâyesi üzerinden aşk, kariyer ve hayaller arasında seçim yapmanın bedelini anlatan yapım, Chazelle’in klasik Hollywood müzikallerini çağdaş bir dille yeniden kurduğu bir çalışma.
Yeniden gösterime girmesi ise başka bir açıdan da önemli. Sinemada bazı filmler yalnızca vizyon tarihleriyle sınırlı kalmıyor; yıllar sonra salonlara dönen yapımlar yeni kuşaklarla yeniden karşılaşıyor. Böylece bir filmin kültürel ömrü uzuyor, daha önce sinemada izlenmemiş seyirciler için de yeni bir keşif alanı oluşuyor.
Türkiye sinemalarında bu hafta bunun yanında Saldırı (Onslaught), Azem 6: Mühür, Doraemon: Yeni Nobita ve Şeytanların Denizaltı Kalesi, Dondurmacı, Fall 2: Ölümcül Tırmanış ve Çılgın Böcekler gibi farklı türlerden yapımlar da izleyiciyle buluşuyor.
Bir yanda yeni yapımlar, diğer yanda yıllar önce çekilmiş ama yeniden keşfedilen filmler… Sinema takvimi, eylülün ilk haftasında geçmiş ile yeniyi aynı perdede buluşturuyor.
Yeni sezon, yeni dünyalar
Dijital platformlarda da eylül, yeni sezonların ayı olarak başladı. Ancak ekran tarafında bu hafta uzun bir liste yerine üç yapım öne çıkıyor.
Netflix’in yeni yapımlarından Lovesick, romantik hikâyeyi dönem atmosferiyle buluşturuyor. Emilia’nın doktor olma hedefiyle Daniel’la ilişkisi arasında şekillenen hikâye, karakterlerin kişisel seçimlerini merkeze alıyor.
The Gentlemen ikinci sezonuyla 3 Eylül’de geri döndü. Eddie ve Susie’nin giderek büyüyen suç imparatorluğu, ilk sezonda kurulan dünyanın daha da genişleyeceğini gösteriyor. Netflix’in dizinin üçüncü sezonunu da onaylamış olması, yapımın platform açısından uzun soluklu bir evrene dönüştüğünü gösteriyor.
Disney+ tarafında ise Glen Powell’ın başrolünde olduğu Chad Powers ikinci sezonuyla ekranlara döndü. Powell’ın canlandırdığı Russ Holliday, yeniden Chad Powers kimliğine bürünerek Amerikan futbolu dünyasında kendine yeni bir alan açmaya çalışıyor.
Bu üç yapımın ortak noktası, yeni sezonların artık yalnızca hikâyeyi devam ettirmekten ibaret olmaması. Platformlar tanınan karakterleri korurken dünyalarını genişletmeye, farklı tür tonlarını aynı evrende bir araya getirmeye ve izleyiciyi daha uzun süre hikâyelerin içinde tutmaya çalışıyor.
Bozcaada’da onuncu yıl
Eylülün ilk hafta sonunun en dikkat çekici duraklarından biri Bozcaada Caz Festivali. 4-6 Eylül tarihleri arasında düzenlenen festival, bu yıl onuncu yaşını kutluyor. 2017’de başlayan festivalin bu yılki teması “Geçicilik / Impermanence.”
Festivalin dikkat çeken tarafı yalnızca müzik programı değil. KEŞİF başlığı altında düzenlenen yan etkinliklerde yürüyüşlerden gastronomiye, atölyelerden söyleşilere, teknoloji ve tasarımdan farklı disiplinler arası buluşmalara kadar geniş bir program bulunuyor.
Bu yaklaşım, festival kültüründeki dönüşümün de küçük bir örneği. Müzik festivalleri artık yalnızca sanatçıların sahne aldığı etkinlikler olmaktan çıkıyor; giderek bir yaşam, keşif ve sosyalleşme alanına dönüşüyor. Bozcaada Caz da müziği; adanın doğası, gastronomisi ve kültürel dokusuyla birlikte düşünerek kendi çevresinde daha geniş bir deneyim alanı oluşturuyor.
Harbiye’de yıldızlar geçidi
İstanbul’un eylül programında Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu da hareketli günler geçiriyor. Sertab Erener, 4 ve 5 Eylül’de sahne alırken eylül boyunca Sibel Can, Erol Evgin, Candan Erçetin, Ajda Pekkan, Zülfü Livaneli ve Maria Farantouri, Dedublüman, Teoman, Edis ve Mabel Matiz gibi farklı kuşaklardan sanatçılar da sahne programında yer alıyor.

Sertab Erener konserleri, sanatçının 35 yılı aşan kariyerini geniş bir repertuvar üzerinden yeniden seyirciyle buluşturması açısından öne çıkıyor.
Harbiye programının ilginç tarafı ise tek bir müzik türüne yaslanmaması. Pop, rock, alternatif müzik ve klasikleşmiş repertuvar aynı ay içinde aynı sahnede buluşuyor. Bu çeşitlilik, İstanbul’un sonbahar konser sezonunun da yavaş yavaş devreye girdiğini gösteriyor.
Tiyatroda veda zamanı
Sahne tarafında bu haftanın bir başka önemli başlığı Deli Bayramı. Turgut Özakman’ın metninden hareketle hazırlanan ve Metin Akpınar’ın sanat danışmanlığını üstlendiği oyun, beş sezonun ardından seyircisine veda ediyor.
Mert Fırat, Didem Balçın ve Volkan Yosunlu’nun rol aldığı yapım, 1987 tarihli Devekuşu Kabare gösterisi Delilerden hareketle güncellenmiş bir sahneleme olarak dikkat çekmişti. DasDas’taki son gösterimler 2-6 Eylül tarihleri arasında gerçekleşiyor.
Bir oyunun beş sezon boyunca seyirciyle buluşabilmesi, sahne sanatlarında yalnızca eleştirel karşılığın değil, seyirci sürekliliğinin de ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor.
İstanbul’da müze sezonu açılıyor
Eylülün kültür sanat gündemini yalnızca konserler ve sahne programları belirlemiyor. Müzeler ve sergiler de sonbaharın en güçlü başlıkları arasında.
İstanbul Modern, “Aynı Mavinin Altında” adlı onuncu koleksiyon sergisini 8 Eylül’de açıyor. Türkiye ve dünyanın farklı coğrafyalarından sanatçıların yapıtlarını tarihsel ve tematik eksenlerde bir araya getiren sergi, müzenin farklı katlarına yayılıyor.
Adını denizleri, ufukları, düşleri ve özgürlüğü çağrıştıran mavi renkten alan sergi, 1940’lardan günümüze Türkiye’de modern ve çağdaş sanatın dönüşümünü izliyor. 2000’li yıllardan itibaren ise uluslararası sanatçıların yapıtlarıyla Türkiye’deki sanat üretimi arasındaki diyaloglara odaklanıyor. Resim, video, fotoğraf, heykel ve yerleştirme gibi farklı mecraların bir araya geldiği sergide kimlik, kent, göç, hafıza ve doğa gibi güncel meseleler de öne çıkıyor. Sergi 31 Aralık 2027’ye kadar ziyaret edilebilecek.
İstanbul Modern’in güncel programında “Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası”, “Panorama: Hayaller ve Yerler” ve Renzo Piano’ya odaklanan “Renzo Piano: Yerin Ruhu” da bulunuyor. Müze böylece yeni koleksiyon sergisiyle birlikte farklı dönemleri, disiplinleri ve sanatçı kuşaklarını aynı çatı altında buluşturuyor.
Bu sezon İstanbul’da müzelerin rolü de giderek genişliyor. Sergilerin yanı sıra sinema, söyleşi, eğitim ve farklı kamusal programlar, müzeleri yalnızca eserlerin sergilendiği mekanlar olmaktan çıkarıp şehrin kültürel hayatının aktif parçalarına dönüştürüyor.
Dünyadan: Bin yıllık hikâye Londra’da
Sonbaharın uluslararası kültür gündeminin en dikkat çekici olaylarından biri Londra’da.
Yaklaşık 1.000 yıllık Bayeux Tapestry, 10 Eylül’den itibaren British Museum’da sergilenmeye başlanıyor. Yaklaşık 70 metre uzunluğundaki tarihi işlemeli eser, 1066’daki Norman Fethi’ne giden süreci ve Hastings Savaşı’nı anlatıyor.
Eserin İngiltere’ye dönüşü sıradan bir sergi transferi değil. Bayeux Tapestry, yaratıldığı dönemden bu yana ilk kez İngiltere topraklarında sergileniyor. Eser, Fransa’nın Normandiya bölgesindeki Bayeux Müzesi’nin renovasyonu nedeniyle geçici olarak İngiltere’ye getirildi. Buna karşılık British Museum da Fransa’ya Sutton Hoo hazinesi gibi önemli eserlerden oluşan bir seçki ödünç veriyor.
Bu nedenle sergi, sanat tarihi açısından olduğu kadar kültürel diplomasi açısından da dikkat çekiyor. Bir müze nesnesinin başka bir ülkeye geçici olarak taşınması, ortak mirasın nasıl paylaşılabileceği sorusunu da gündeme getiriyor.
Londra’da sanatın sonbaharı
Londra’nın sonbahar programı Bayeux Tapestry ile sınırlı değil. Tate Britain, 1990’ların İngiliz sanat ve modasına odaklanan büyük bir sergiye hazırlanırken Royal Academy, Monet, Matisse ve Picasso gibi isimlerin Fransız Rivierası ile ilişkisini ele alan bir seçki sunuyor.
Frieze Sculpture ise 16 Eylül-1 Kasım arasında Regent’s Park’ı çağdaş sanatın açık hava alanına dönüştürecek. Farklı ülkelerden sanatçıların heykellerinin parkın farklı noktalarına yerleştirildiği etkinlik, çağdaş sanatın galeri ve müze duvarlarından çıkarak kamusal alana taşınmasının güçlü örneklerinden biri.
Londra’nın bu programı bize kültür sanat dünyasının sonbahar takviminin neden bu kadar önemli olduğunu da gösteriyor: Aynı dönemde tarih, çağdaş sanat, tasarım, moda ve kamusal sanat farklı kurumlarda eş zamanlı olarak görünür hale geliyor.
New York: Müze, şehir ve çağdaş sanat
New York’ta ise eylül ayı müzelerin yeni sezon programlarını açtığı dönemlerden biri.
Museum of Modern Art, yani MoMA, sonbahara Pierre Huyghe’nin “UUmwelt” adlı çalışmasıyla giriyor. Yapay zekâ, insan zihni ve görselleştirme arasındaki ilişkiyi araştıran eser, insan beyninden elde edilen verilerin makine öğrenmesi aracılığıyla görsel yorumlara dönüştürülmesi üzerine kuruluyor. MoMA’nın eylül programında ayrıca Yoko Ono’nun “IMAGINE PEACE” yerleştirmesi ve farklı dönemlere yayılan koleksiyon sergileri bulunuyor.
Whitney Museum of American Art ise 2026 Bienali’ni sürdürüyor. Seksen ikinci kez düzenlenen bienal, ABD’de sanatın bugün ne anlama geldiği sorusunu farklı kuşaklardan ve coğrafyalardan 56 sanatçı, ikili ve kolektifle tartışıyor. Sergi 12 Ekim’e kadar devam ediyor.
Whitney’nin eylül programında ayrıca Roy Lichtenstein’ın çalışmalarına odaklanan yeni bir sergi 5 Eylül’de açılıyor. Böylece New York’un müze sezonu bir yandan güncel sanat tartışmalarını sürdürürken bir yandan 20. yüzyıl sanat tarihinin önemli isimlerine yeniden bakıyor.
Paris: Sonbaharın büyük sergileri
Paris de eylül ayıyla birlikte yeni sergi sezonuna hazırlanıyor. Musée d’Art Moderne de Paris, 18 Eylül’de Amerikalı sanatçı Kerry James Marshall için kapsamlı bir sergi açıyor. Sanatçının 70’ten fazla eserini bir araya getirecek sergi, Marshall’ın Fransa’daki ilk büyük sunumu olması açısından dikkat çekiyor.
Musée Jacquemart-André’de “Éternel Tintoret” 11 Eylül’de açılırken, Musée de l’Orangerie 30 Eylül’de Claude Monet’nin çalışmalarına odaklanan yeni sergisini başlatıyor. Musée Marmottan Monet ise 24 Eylül’den itibaren Monet’den Hockney’ye uzanan geniş bir peyzaj okuması sunacak.
Louvre’da ise 9 Eylül’de Rönesans başyapıtlarından oluşan yeni seçki açılıyor. Müzenin sonbahar programında ayrıca “Ingres et la mode”, “Mythologies” ve Osmanlı, Safevi ve Babür sanatlarının Louvre koleksiyonundaki kesişimlerini ele alan “Crosscurrents” gibi sergiler bulunuyor.
Böylece İstanbul’dan Paris’e, Londra’dan New York’a uzanan kültür sanat takvimi aynı şeyi söylüyor: Eylül yalnızca yeni sergilerin açıldığı bir dönem değil; müzelerin kendi koleksiyonlarını, sanat tarihini ve güncel meseleleri yeniden yorumladığı bir sezon başlangıcı.
Eylülün kısa ajandası
4-6 Eylül: Bozcaada Caz Festivali
4-5 Eylül: Sertab Erener – Harbiye
4-14 Eylül: Ekol Tatbiki vol. 8 – AKM Music Platform
4 Eylül: Tavşan İmparatorluğu – İBB Beyoğlu Sineması
4 Eylül: Muhteşem Gatsby – AKM Açık Hava Sineması
2-6 Eylül: Deli Bayramı – DasDas
5-13 Eylül: 95. İzmir Enternasyonal Fuarı
6-24 Eylül: İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali
8 Eylül: Aynı Mavinin Altında – İstanbul Modern
10 Eylül: Bayeux Tapestry – British Museum
15 Eylül: Sarah Michelson – nowhere, MoMA
18 Eylül: Kerry James Marshall – Musée d’Art Moderne de Paris
Eylülün ilk haftası böylece yaz festivallerinin son perdesiyle sonbahar kültür sezonunun açılışını aynı anda taşıyor.
Sonbahar raflara da geliyor
Yeni sezonun hareketliliği kitapçılara da yansıyor. Eylülün ilk haftasında Aurora Venturini’nin Kuzenler adlı romanı, Piksel Necmi ve Oyundan Çıkış Yok, Lebowitz: Kapital’in Ötesi, Laura D’Olimpio’nun Kısaca Felsefe ve Randall Collins’in Karizma gibi farklı alanlardan kitaplar raflarda yerini alıyor.
Felsefeden sosyolojiye, edebiyattan popüler kültüre uzanan bu çeşitlilik, sonbahar yayıncılığının yalnızca yeni romanlara yaslanmadığını gösteriyor. Özellikle kuramsal ve düşünsel kitapların farklı okur gruplarına ulaşması, yayıncılığın kültür gündemindeki rolünü de koruduğunu gösteriyor.
Michel Foucault’nun Deliliğin Tarihi de yeni Türkçe çevirisiyle raflarda. Kitabın yeniden okurla buluşması, yalnızca klasik bir metnin yeniden yayımlanmasından ibaret değil; modern toplumun akıl, norm ve dışlama mekanizmalarını tartışan bir düşüncenin bugünün dünyasında yeniden okunmasına da alan açıyor.
Yayıncılık cephesinde ağustos verileri de dikkat çekici. YAYFED verilerine göre 2026 Ağustos ayında bandrol satışları 51 milyon 543 bin 569 olarak gerçekleşti. Geçen yılın aynı ayında bu sayı 42 milyon 344 bin 543’tü; böylece ağustos ayında yaklaşık yüzde 22’lik bir artış kaydedildi.
Buna karşılık yılın ilk sekiz ayında toplam bandrol satışları geçen yılın aynı dönemine göre yaklaşık yüzde 2 geriledi. Kategorilere bakıldığında yetişkin kurgu ve çocuk-gençlik yayınlarında artış görülürken yetişkin kültür, akademik ve ithal yayınlarda düşüş dikkat çekiyor.
Bu tablo, kitap piyasasının tek yönlü hareket etmediğini gösteriyor. Okur ilgisi sürüyor ancak ilginin hangi türlere ve hangi alanlara yöneldiği değişiyor.
Eylül neden kültür sanatın yeni yılı?
Kültür sanat takviminde ocak ayından çok eylülün “yeni yıl” hissi yaratmasının basit bir nedeni var: Üretimin büyük bölümü yeniden aynı anda görünür hale geliyor.
Tiyatrolar yeni sezonlarını duyuruyor. Konser salonları programlarını açıklıyor. Müzeler yeni sergiler hazırlıyor. Sinemalar festival sezonuna giriyor. Yayıncılar sonbahar kitaplarını raflara taşıyor.
Dünyanın büyük kültür merkezlerinde de benzer bir ritim var. Londra’da Bayeux Tapestry’nin British Museum’a dönüşü ve Frieze Sculpture’ın kamusal alana yayılması; New York’ta Whitney Bienali ve MoMA’nın yeni sezon programı; Paris’te Monet, Tintoretto ve Kerry James Marshall gibi farklı dönemlerden sanatçıları buluşturan sergiler aynı mevsimsel hareketliliğin farklı örnekleri.
Burada dikkat çekici olan yalnızca etkinlik sayısının artması değil. Kültür kurumları artık sergi, performans, söyleşi, dijital içerik ve kamusal alan programlarını birbirinden bağımsız düşünmüyor.
Müze yalnızca eserlerin sergilendiği bir bina, festival yalnızca konserlerin gerçekleştiği birkaç gün, tiyatro ise yalnızca oyunun oynandığı bir salon olmaktan çıkıyor.
Kültür kurumları giderek daha fazla deneyim tasarlıyor.
İstanbul Modern’in koleksiyon sergisini farklı katlara yayması, Bozcaada Caz Festivali’nin müziği gastronomi, yürüyüş ve tasarımla buluşturması ya da Frieze Sculpture’ın çağdaş sanatı parkın içine taşıması bu değişimin farklı örnekleri.
Bir başka önemli değişim de kültür sanatın şehirler arasındaki dolaşımında görülüyor. Bir serginin İstanbul’da açılması, Londra’daki bir müze programından ya da New York’taki bir bienalden tamamen bağımsız değil. Sanatçılar, küratörler, eserler ve fikirler giderek daha fazla şehir arasında hareket ediyor.
Bu nedenle kültür endüstrileri açısından eylül, yalnızca “sezon başladı” demek değil. Aynı zamanda kurumların yeni üretim modellerini, sanatçıların yeni işlerini ve izleyicinin kültürle kurduğu ilişkinin yeni biçimlerini görünür kıldığı bir dönem.
Belki de eylülün asıl özelliği burada.
Yaz bitiyor, ama kültür takvimi tam tersine hızlanıyor.
Maggie Gyllenhaal: Kameranın Önünden Arkasına

Bu haftanın portresinde kamera önünden arkasına geçen bir isim var: Maggie Gyllenhaal.
Oyunculuk kariyerinde uzun yıllar kamera karşısında yer alan Gyllenhaal, zamanla sinemanın başka bir tarafına yöneldi. Oyuncu olarak hikâyelerin içinde yer almaktan, hikâyelerin nasıl anlatıldığına karar veren tarafa geçti. Bu dönüşümün en önemli adımı 2021’de geldi.
Gyllenhaal’ın yönettiği ilk uzun metraj film olan The Lost Daughter, Elena Ferrante’nin aynı adlı romanından uyarlandı ve 2021 Venedik Film Festivali’nin ana yarışmasında gösterildi. Film, Gyllenhaal’a En İyi Senaryo ödülünü kazandırdı.
The Lost Daughter, annelik, suçluluk, özgürlük ve toplumsal beklentiler gibi meseleleri kadın deneyiminin karmaşıklığı üzerinden ele alıyor. Gyllenhaal’ın yönetmenlik yaklaşımı da burada belirginleşiyor: Karakterlerini kolay cevaplara bağlamak yerine çelişkileriyle ele alıyor.
Ardından gelen The Bride! ise onu daha büyük ölçekli bir sinema alanına taşıdı. Frankenstein hikâyesinden hareket eden filmde Gyllenhaal hem senarist hem yönetmen olarak yer aldı. Klasik bir anlatıyı yeniden yorumlarken “canavar” ve “gelin” figürlerini kadınlık, özgürlük ve kimlik üzerinden yeniden düşünmeye açtı.
2026 Venedik Film Festivali’nde ana yarışma jürisine başkanlık etmesi, bu kariyer yolculuğunun yeni bir aşamasını temsil ediyor. 2-12 Eylül tarihleri arasında düzenlenen festivalde Gyllenhaal bu kez filmleri yapan değil, değerlendiren tarafta.
Üstelik bu görev, kadın yönetmenlerin sinema endüstrisindeki konumuna ilişkin tartışmaların yeniden gündeme geldiği bir dönemde geliyor. Festivalin ana yarışmasındaki 21 filmden yalnızca ikisinin kadınlar tarafından yönetilmiş ya da ortak yönetilmiş olması, temsil meselesini bir kez daha görünür kıldı. Gyllenhaal ise sorunun yalnızca festival seçimleriyle sınırlı olmadığını; kadın yönetmenlerin filmlerini finanse ettirmesini zorlaştıran daha geniş, sistemik engeller bulunduğunu vurguladı.
Bu noktada Gyllenhaal’ın kariyeri daha geniş bir soruya açılıyor: Kim anlatıyor, kimin hikâyesi değerli bulunuyor ve kim karar veren tarafta yer alabiliyor?
Kamera önünde başlayan kariyerinin yönetmenlik ve ardından jüri başkanlığına uzanması, onu sinemanın farklı karar mekanizmalarıyla buluşturuyor.
Belki de Maggie Gyllenhaal’ın portresini ilginç kılan tam olarak bu. Sinemada yalnızca yer değiştirmiyor; o alanların kimlere açık olduğunu ve kimlerin hangi hikâyeleri anlatabildiğini de sorguluyor.
Eylülün kültür sanat gündeminde Venedik’ten İstanbul’a, Londra’dan New York’a uzanan bu hareketliliğin içinde Gyllenhaal’ın portresi, yalnızca bir yönetmenin değil, sinemada söz sahibi olmanın ne anlama geldiğine dair bir sorunun da portresi.