El Niño Güçleniyor, Enerjide Yeni Gündem: Elektrifikasyon...
Bu Sayıda
05 Ekim Pazartesi günü Çevre ve Enerji bülteninden Merhaba,
Yağmur başladığında toprağın yükselen o tanıdık kokusu, çoğumuz için mevsimlerin en eski işaretlerinden biri. Ancak iklim değişirken yalnızca sıcaklıklar, yağışlar ve kuraklıklar değil, yağmurla kurduğumuz bu küçük ve gündelik deneyim de değişiyor.
Kuraklık sürelerinin uzaması, toprak nemindeki değişimler ve yağışların daha düzensiz hale gelmesi, yağmurdan sonra ortaya çıkan kokunun oluşumunu da etkileyebiliyor.
Bu hafta çevre gündeminde, iklim krizinin büyük resmini oluşturan gelişmeler kadar bu küçük değişimin ardındaki bilime de mercek tuttuk.
Pasifik ülkelerinin COP31 öncesindeki iklim diplomasisinden Avrupa'daki su krizine, denizlerdeki plastik kirliliğinden kent atıklarının enerjiye dönüştürülmesine uzanan gelişmeler, çevresel dönüşümün artık yalnızca uzak bir gelecek meselesi olmadığını gösteriyor.
Çevre ve Enerji'den öne çıkan konular için; dokuzdakika.com
El Niño güçleniyor: Dünyada hava ve gıda riskleri, Türkiye’de yağış beklentisi

Pasifik Okyanusu'nda gelişen El Niño'nun bu yıl kayıtlardaki en güçlü örneklerden biri olabileceğine ilişkin beklentiler, iklim gündeminin merkezine yerleşti. Çin Ulusal İklim Merkezi'ne göre deniz yüzeyi sıcaklıklarının kasım ayında 3,2–3,5 dereceye ulaşması bekleniyor. Bu seviyenin gerçekleşmesi halinde 2026 El Niño'su, aletli ölçümlerin başladığı dönemden bu yana en güçlü “süper El Niño” olaylarından biri olabilir.
El Niño yalnızca Pasifik'teki sıcaklıkları değiştiren bir okyanus olayı değil. Atmosferik dolaşımı etkileyerek dünyanın farklı bölgelerinde yağış düzenlerini değiştirebiliyor. Bazı bölgelerde kuraklık ve sıcak hava, bazı bölgelerde ise aşırı yağış ve sel riskini artırabiliyor. Etkilerin tarım, su kaynakları, enerji arzı, ulaşım ve sağlık gibi alanlara yayılması bekleniyor.
Dünyada etkisi: Hava olayından gıda ve ekonomiye
Çin'de El Niño'nun etkileri şimdiden yalnızca meteorolojik bir gelişme olarak değil, ekonomik ve toplumsal bir risk olarak değerlendiriliyor. Ülkenin meteoroloji yetkilileri, olayın sonbahar ve kış boyunca, hatta 2027'nin ilkbahar ve yaz dönemlerinde etkisini sürdürebileceği uyarısında bulunuyor. Özellikle tarımsal üretim, enerji arzı, su kaynakları ve hava kalitesi yakından izleniyor.
Carbon Brief'in değerlendirmesine göre Çin'de El Niño'ya ilişkin tartışmanın odağı da değişmiş durumda. İlk aşamada “süper El Niño gerçekleşecek mi?” sorusu öne çıkarken artık asıl tartışma bu olayın; tarım, elektrik arzı, su kaynakları, ulaşım ve sağlık üzerindeki zincirleme etkileri üzerine yoğunlaşıyor. Çinli iklim bilimciler bu yaklaşımı, iklim riskinin “hava olayından sanayiye, ekonomiye ve topluma uzanan bir risk zinciri” olarak değerlendirilmesinin göstergesi olarak görüyor.
El Niño'nun etkileri Çin'le de sınırlı değil. Küresel sıcaklıkların yükselmesi ve yağış rejimlerinin bozulması, farklı bölgelerde kuraklık, sel, tayfun ve tarımsal üretim kayıpları riskini artırabilir. Ancak uzmanların dikkat çektiği önemli bir nokta var: El Niño, belirli bir bölgede belirli bir afetin kesin olarak yaşanacağı anlamına gelmiyor. Daha çok, iklim sisteminde öngörülebilir bir risk zemini oluşturuyor.
Bu nedenle 2026–2027 döneminde El Niño'nun etkileri yalnızca hava durumu açısından değil, gıda fiyatları, su güvenliği, enerji talebi ve afetlere hazırlık açısından da izlenecek.
|
Yazarın kaleminden · Analiz
Çevre ve Enerji Yazarı Tarlada başlayan iklim şoku, market rafına ve oradan da sofraya kadar uzanıyor.
Devamını oku → · 7 dk
|
Türkiye'de etkisi: Yağışlar artabilir, ancak risk ortadan kalkmıyor
Türkiye açısından tablo ise küresel görünümden farklı bir yönde şekillenebilir. Meteorolog ve iklim bilimi uzmanlarının değerlendirmelerine göre, El Niño'nun etkisiyle Türkiye'de Ekim ve Kasım aylarının yağış bakımından güçlü geçmesi, kış aylarında ise yağışların mevsim normallerinin üzerine çıkması bekleniyor.
Özellikle Marmara'nın doğusu ve Batı Karadeniz dikkat çeken bölgeler arasında. Uzmanlar güçlü El Niño yıllarında bu bölgelerde ilkbahar yağışlarının daha şiddetli olabildiğini belirterek, 2027 ilkbaharında Batı Karadeniz ve iç kesimlerinde kuvvetli yağış ihtimaline işaret ediyor.
Bu beklenti Türkiye'nin su kaynakları açısından olumlu bir tablo yaratabilir. Yağışların artması, kuraklık baskısı altındaki barajların ve su kaynaklarının toparlanmasına katkı sağlayabilir. Ancak yağış miktarındaki artış tek başına su güvenliği anlamına gelmiyor. Yağışın zamanı, şiddeti ve mekânsal dağılımı belirleyici olacak.
Nitekim Türkiye'nin mevcut iklim koşullarında asıl risklerden biri, uzun süren kurak dönemlerin ardından kısa sürede gerçekleşen yoğun yağışların sel ve taşkınlara dönüşmesi. El Niño'nun küresel ısınmanın zaten değiştirdiği atmosferik koşullarla birlikte değerlendirilmesi gerektiği de bu nedenle önem taşıyor.
Türkiye'de önümüzdeki dönemde özellikle Batı Karadeniz, Marmara, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yağış, sıcaklık ve aşırı hava olaylarının birlikte izlenmesi gerekiyor. El Niño'nun etkisi Türkiye'de doğrudan ve tek başına belirleyici olmasa da, mevcut iklim risklerine eklenen önemli bir doğal iklim değişkeni olarak öne çıkıyor.
Enerjide yeni gündem: Elektrifikasyon, yenilenebilir gaz ve tüketici güneşi
Enerji dönüşümünde gündem yalnızca yeni yenilenebilir kapasite yatırımlarından ibaret olmaktan çıkıyor. Elektriğin sanayi, ulaşım ve binalarda daha fazla kullanılması, atıklardan yenilenebilir gaz üretilmesi ve tüketicilerin küçük ölçekli güneş sistemlerine erişiminin kolaylaştırılması, dönüşümün farklı cephelerini aynı anda şekillendiriyor.
COP31'de elektrifikasyon için küresel iş birliği
Türkiye, Antalya'da düzenlenecek COP31 kapsamında elektrifikasyonu küresel iklim gündeminin önemli başlıklarından biri haline getirmeye hazırlanıyor. Türkiye'nin COP31 Başkanlığı tarafından açıklanan hedef, elektriğin küresel nihai enerji tüketimindeki payının bugün yüzde 20'nin biraz üzerinde olan seviyesinden 2035'te yüzde 35'e çıkarılması.
Bu hedef, yalnızca daha fazla elektrik üretimini değil, elektriğin binalar, ulaştırma ve sanayide fosil yakıtların yerini almasını öngören daha geniş bir dönüşümü ifade ediyor. Bunun için yenilenebilir enerji kapasitesinin artırılmasının yanı sıra şebekelerin güçlendirilmesi, enerji depolama, talep tarafı esnekliği ve dijitalleşme yatırımlarının da hızlandırılması gerekiyor.
Türkiye açısından hedefin enerji güvenliği ve ekonomi boyutu da öne çıkıyor. Temiz elektriğin sanayide ve diğer enerji yoğun sektörlerde daha fazla kullanılması, enerji ithalatının ve buna bağlı dış ticaret baskısının azaltılmasına katkı sağlayabilir. Türkiye'nin 2035 için belirlediği 120 GW rüzgâr ve güneş kurulu gücü hedefi de bu elektrifikasyon sürecinin arz tarafındaki temel dayanaklardan biri olarak gösteriliyor.
Ancak burada kritik soru, üretilecek elektriğin ekonominin tamamına nasıl aktarılacağı. Elektrikli araçlar, ısı pompaları, elektrikli sanayi prosesleri ve diğer elektrifikasyon uygulamaları yaygınlaştıkça şebekenin esnekliği ve kapasitesi de belirleyici hale gelecek.
Atıklar, Avrupa'ya taşınabilecek yenilenebilir gaza dönüşüyor
Türkiye enerji gündeminin bir diğer başlığı ise biyometan. Biotrend ile Almanya merkezli enerji şirketi Uniper, Türkiye'deki mevcut atık bazlı biyogaz tesislerinin biyometan üretimine dönüştürülmesi ve yeni kapasite imkânlarının değerlendirilmesi amacıyla bir mutabakat imzaladı. Çalışmada üretilecek biyometanın Türkiye'nin doğal gaz şebekesi üzerinden Avrupa'ya ulaştırılması seçenekleri de inceleniyor.
Biyogazın içindeki karbondioksit, hidrojen sülfür ve nem gibi bileşenlerin ayrıştırılmasıyla elde edilen biyometan, doğal gaza benzer özellikleri sayesinde mevcut altyapıyla taşınabiliyor. Türkiye'nin yıllık biyometan potansiyelinin 50 teravatsaat seviyesine kadar ulaşabileceği değerlendiriliyor.
Ancak Türkiye'den Avrupa'ya biyometan ihracatı henüz gerçekleşmiş bir ticaret değil. Proje şu anda kavramsal geliştirme ve fizibilite aşamasında. Teknik uygunluk, mevzuat, ticari koşullar ve sürdürülebilirlik sertifikasyonu çözülmesi gereken başlıklar arasında bulunuyor.
Fabrikalar için temiz enerji artık yatırım kararının parçası
Enerji dönüşümünün sanayi üzerindeki etkisini, Vietnam'dan gelen yeni bir yatırım gösteriyor. Danimarkalı mücevher şirketi Pandora, Ho Chi Minh City'de 150 milyon dolarlık ve tamamen yenilenebilir elektrikle çalışacak yeni bir fabrika açtı.
Yılda 60 milyon parçaya kadar üretim yapabilecek tesis, şirketin üretim kapasitesini yüzde 50 artırırken karbon ayak izini yüzde 17 azaltacak. Tesisin elektriğinin güneş ve rüzgârdan sağlanması planlanıyor.
Pandora'nın yatırımı yalnızca bir şirketin yenilenebilir enerji tercihi olarak değerlendirilmiyor. Vietnam'ın hızlı büyüyen imalat sektöründe enerji talebi yüksek ve ülke hâlâ önemli ölçüde kömüre bağımlı. Bu nedenle sanayinin temiz elektriğe geçişi, Vietnam'ın 2050 net sıfır hedefi açısından da önem taşıyor.
Yatırımın bir diğer dikkat çekici yönü ise enerji ile hammadde dönüşümünün birlikte ele alınması. Fabrikada %100 geri dönüştürülmüş altın ve gümüş kullanılıyor. Böylece üretimin hem enerji hem de hammadde tarafındaki çevresel etkisinin azaltılması hedefleniyor.
California'da balkon güneşi yasallaştı

ABD'nin California eyaleti, tüketicilerin evlerinin elektrik sistemine priz üzerinden bağlayabileceği küçük ölçekli güneş sistemlerinin kullanımının önünü açan yasayı kabul etti. Yasa, 1 Ocak 2027'de yürürlüğe girecek ve 39 milyon California sakininin portatif güneş enerjisi sistemlerini kullanmasına olanak sağlayacak.
Yasa kapsamında bir konut için toplam AC çıkışı 1.200 wattı aşmayan sistemler kullanılabilecek. Bu sistemler için geleneksel şebeke bağlantı süreçleri ve bazı izin/ücret gereklilikleri uygulanmayacak.
California'nın kararı özellikle kiracılar ve çatı tipi güneş enerjisi sistemi kurma imkânı bulunmayan tüketiciler açısından dikkat çekici. 2026'da ABD'nin 35 eyaletinde benzer “plug-in solar” düzenlemeleri gündeme gelirken California'nın kararı bu pazarın ölçek kazanmasına yönelik önemli bir adım olarak değerlendiriliyor.
Pasifik ülkeleri COP31 öncesi iklim gündemini şekillendirmeye hazırlanıyor
Fiji, Tuvalu ve Avustralya'nın ev sahipliğinde 5-8 Ekim'de gerçekleştirilecek Pre-COP31, Antalya'da kasım ayında yapılacak COP31 öncesinde Pasifik ülkelerinin iklim krizine ilişkin önceliklerini uluslararası gündeme taşıyacağı önemli bir toplantı olacak. Liderler ve üst düzey temsilciler Tuvalu ve Fiji'de bir araya gelerek yükselen deniz seviyeleri, aşırı hava olayları, iklim uyumu ve bölgenin dayanıklılık kapasitesini ele alacak.
Pasifik ada ülkeleri için iklim krizi soyut bir gelecek riski değil, toprak kaybı, su güvenliği ve yaşam alanlarının korunmasıyla doğrudan bağlantılı bir varoluş meselesi. Bu nedenle bölge ülkeleri, COP31'de 1,5 derece hedefinin korunması, okyanusların korunması ve iklim uyum finansmanının artırılması konularını öncelikli başlıklar arasında tutuyor. Ancak Reuters'a göre bölge dışından lider katılımının sınırlı kalması, Pasifik ülkelerinde hayal kırıklığı yarattı.
Pre-COP31'in önemi yalnızca diplomatik görüşmelerden kaynaklanmıyor. Tuvalu'daki liderler programında iklimden etkilenen bölgelerin ve dayanıklılık projelerinin yerinde görülmesi planlanıyor. Böylece iklim müzakerelerinin, krizin sonuçlarını doğrudan yaşayan toplumların deneyimleriyle buluşturulması hedefleniyor.
COP31'de iklim, biyoçeşitlilik ve çölleşme aynı masada
Türkiye'nin COP31 Başkanlığı açısından çevre gündeminin önemli başlıklarından biri “Rio Sinerjisi” olacak. Yaklaşım; iklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı ve çölleşme ile arazi bozulması sorunlarının birbirinden bağımsız ele alınmaması gerektiğine dayanıyor.
Uzmanlara göre bu üç sorun aynı coğrafyalarda ve aynı topluluklar üzerinde kesişiyor. Tarımsal genişleme, aşırı otlatma, kentleşme ve su yönetimi gibi baskılar arazi bozulmasını hızlandırırken iklim değişikliği kuraklık ve yangın riskini artırıyor. Biyoçeşitlilik kaybı ise toprağın verimliliği ve su tutma kapasitesi gibi ekosistem hizmetlerini zayıflatıyor.
2026'nın üç Rio Sözleşmesi'nin taraflar konferanslarının art arda gerçekleştirildiği bir yıl olması da bu yaklaşım için önemli bir fırsat oluşturuyor. UNCCD COP17'nin ardından ekim ayında Erivan'da CBD COP17, kasım ayında ise Antalya'da COP31 gerçekleştirilecek. Türkiye'nin COP31 Başkanlığı, bu süreçte ülkeleri ve mevcut finansman kaynaklarını ortak hedefler etrafında buluşturacak bir Rio Sinerjileri Eylem Grubu oluşturmayı öneriyor.
Okyanuslarda plastik kirliliğine karşı yeni platform
Çevre gündeminin bir diğer ayağını okyanuslar oluşturuyor. Türkiye'nin COP31 Başkanlığı, Trabzon'da düzenlenen Oceans and Seas Summit kapsamında Marine Litter Action Platformu başlattı.
Platform, deniz ve kıyı kirliliğiyle mücadelede başarılı uygulamaların farklı ülkelere taşınmasını amaçlıyor. Bunun için bilgi paylaşım ağı oluşturulması, ülkelerdeki deniz çöpü çalışmalarının haritalanacağı dijital bir izleme sistemi kurulması ve projelerin teknik destek ile finansman kaynaklarıyla buluşturulması planlanıyor.
Okyanusların korunması iklim açısından da kritik. Denizler önemli karbon yutakları olurken, ekosistemlerin zarar görmesi karbon tutma kapasitesini azaltarak iklim krizini ağırlaştırabilecek bir geri besleme yaratıyor.
Yunanistan'da bir gölün kaybı su krizinin boyutunu gösteriyor
Yunanistan'ın kuzeyinde bulunan Koroneia Gölü, iklim değişikliği ile insan kaynaklı su kullanımının birleştiğinde ortaya çıkarabileceği tabloyu gözler önüne seriyor. Bir zamanlar balıkçılık, tarım, turizm ve göçmen kuşlar açısından önemli bir sulak alan olan gölün yüzeyi 2016'daki 34,4 kilometrekareden 2026'da yalnızca 2,7 kilometrekareye geriledi. Reuters'a göre göl, on yıl süren düşük yağış ve aşırı sıcakların yanı sıra sulama amacıyla yoğun su çekiminden de etkilendi.
Koroneia örneği, su krizinin yalnızca yağış miktarıyla açıklanamayacağını gösteriyor. Daha sıcak iklim, düzensiz yağış ve artan su talebi aynı anda devreye girdiğinde göller, nehirler ve yeraltı su kaynakları üzerindeki baskı büyüyor. Avrupa'nın farklı bölgelerinde bu yaz yaşanan düşük su seviyeleri ulaşım ve enerji üretimini de etkiledi.
İklim değişiyor, yağmurun kokusu bile...

İklim değişikliğinin etkileri yalnızca sıcaklık ölçümleri, kuraklık haritaları veya aşırı hava olayları üzerinden okunmuyor. Bilim insanları, iklim değişikliğinin yağmurdan sonra ortaya çıkan ve “petrichor” olarak bilinen kendine özgü kokuyu bile değiştirebileceğine dikkat çekiyor.
Yağmur sonrası hissedilen bu koku, yağmur damlalarının kuru toprak ve bitki yüzeyleriyle temas etmesi sırasında ortaya çıkan çeşitli kimyasal bileşiklerin havaya karışmasıyla oluşuyor. Ancak sıcaklık, toprak nemi, bitki örtüsü ve yağışın şiddetindeki değişimler bu süreci etkileyebiliyor. İklim değişikliğiyle birlikte daha uzun kuraklık dönemleri ve ardından gelen yoğun yağışların daha sık görülmesi, yağmurun kokusunun oluşma biçimini de değiştirebiliyor.
Bu küçük gibi görünen değişim aslında iklim krizinin doğayla kurduğumuz gündelik ilişkinin ne kadar derinine ulaştığını gösteriyor. Toprağın kuruma süresi, bitkilerin salgıladığı bileşikler, yağmurun düşme biçimi ve atmosfer koşulları değiştikçe, insanların yüzyıllardır tanıdığı “yağmur kokusu” da farklılaşabiliyor.
Bilim açısından bakıldığında ise petrichor yalnızca hoş bir koku değil. Toprak, bitki örtüsü, mikroorganizmalar, atmosfer ve yağış arasındaki karmaşık ilişkinin bir sonucu. Dolayısıyla bu kokudaki değişim, iklim sistemindeki daha geniş dönüşümlerin gündelik hayatta hissedilebilen küçük bir yansıması olarak değerlendiriliyor.
İklim krizinin etkilerini çoğu zaman milyarlarca dolarlık ekonomik kayıplar veya rekor sıcaklıklarla ölçüyoruz. Ancak bazen değişimin kendisi çok daha sıradan bir anda karşımıza çıkıyor. Uzun bir kuraklığın ardından yağan yağmurda, çocukluktan beri tanıdığımız o kokunun artık aynı olmadığını fark ettiğimizde.
Kentlerde atık, ulaşıma enerji sağlıyor
Madrid ise çevre politikasında döngüsel ekonomi ile temiz ulaşımın nasıl bir araya getirilebileceğine ilişkin dikkat çekici bir örnek sunuyor. Kentte belediye atıklarından üretilen yenilenebilir elektrik, 683 elektrikli bisiklet şarj istasyonunun enerji ihtiyacını karşılamak üzere kullanılmaya başlandı. Böylece atık yönetimi ile mikromobilite sistemi birbirine bağlanıyor.
Bu model, şehirlerin çevresel performansının tek bir sektördeki dönüşümle değil, atık, enerji ve ulaşım sistemlerinin birlikte tasarlanmasıyla geliştirilebileceğini gösteriyor.