Aşırı Yağışlar Neleri Sorgulatıyor? Doğalgazda 4 Milyar USD Tasarruf, Su Güvenliği ve Doğanın Finansmanı...
Bu Sayıda
19 Ekim Pazartesi çevre ve enerji gündeminden herkese merhaba;
Haftanın Çevre ve Enerji bülteni ile sizlerleyiz.
🔎 Bu hafta çevre gündeminde kentlerin aşırı yağışlara karşı dayanıklılığı, yapay zekâ teknolojilerinin artan su ve enerji ihtiyacı ve küresel biyoçeşitlilik hedefleri öne çıktı.
🔎 İstanbul’da uzun dönemli meteoroloji kayıtlarına geçen şiddetli yağışlar, iklim risklerine karşı kentsel altyapının önemini yeniden gündeme getirirken, Türkiye’nin havza bazlı su planlaması ve muhafaza ormanlarını genişletme adımları doğal kaynakların korunmasına ilişkin tartışmaları öne taşıdı.
🔎 Dünya genelinde ise Amazon’daki yangınlar ve biyoçeşitliliğin korunması için ihtiyaç duyulan finansman, çevre politikalarının karşı karşıya olduğu sorunları ortaya koydu.
🔎 Macaristan’ın balık havuzlarından boşaltılan suyu tarım alanlarında ve sulak bölgelerde değerlendirme girişimi de mevcut su kaynaklarının daha verimli kullanılmasına yönelik farklı bir örnek sundu.
Çevre, enerji ve daha fazlası için; dokuzdakika.com
COP31’e doğru: Emisyonlar, elektrifikasyon ve iklim eyleminin sınavı
Kasım ayında Antalya’da düzenlenecek COP31’e haftalar kala, iklim diplomasisinin gündemi somut emisyon azaltım adımları, finansman ve enerji dönüşümünün nasıl hızlandırılacağı etrafında şekilleniyor. Avrupa Birliği’nin yeni müzakere yaklaşımı, Türkiye’nin uygulama odaklı eylem gündemi ve Akdeniz’de gözlenen iklim etkileri, zirvenin önceliklerini farklı boyutlarıyla ortaya koyuyor.
AB, COP31’de emisyon azaltımını hızlandıracak paket için çalışıyor
➡️ İklim hedefleri ile finansman arasındaki görüş ayrılığı müzakerelerin seyrini belirleyebilir.
Avrupa Birliği, kasım ayında düzenlenecek COP31’de sera gazı emisyonlarını azaltmaya yönelik bir dizi adım üzerinde uzlaşma sağlanmasını hedefliyor. AB, mevcut iklim taahhütlerinin uygulanmasını hızlandıracak bir paket üzerinde çalışıyor. Birlik ayrıca emisyon azaltımına yönelik uluslararası çalışma programının 2040’a kadar uzatılmasını gündeme getirmeyi planlıyor.
Ancak müzakerelerin önündeki mesele yalnızca emisyon hedeflerinin güçlendirilmesi değil. İklim eyleminin finansmanı konusunda gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin beklentileri arasındaki farklılıklar, ortak bir metin üzerinde uzlaşmayı zorlaştırabilir.
COP31 açısından temel soru, ülkelerin emisyon azaltımına ilişkin hedeflerini nasıl somut politikalara dönüştüreceği ve bu dönüşümün finansman yükünün nasıl paylaşılacağı olacak.
COP31’in atık hedefi: Atık üretimindeki artışı 2035’e kadar yarıya indirmek
➡️ Sıfır atık ve metan azaltımı, iklim politikasının enerji dışındaki önemli başlıkları arasında.

Türkiye’nin COP31 Başkanlığı tarafından açıklanan Küresel İklim Eylem Gündemi, atık üretimindeki artışın 2035’e kadar yarıya indirilmesini hedefliyor. Burada amaç, toplam atık miktarını doğrudan yarıya indirmek değil, atık üretimindeki artış hızını azaltmak.
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekretaryası'nın (UNFCCC) Haziran ayında yayımladığı açıklamada duyurulan hedef, sıfır atık yaklaşımını metan emisyonlarının azaltılmasıyla birlikte ele alıyor. Atıkların düzenli depolama alanlarında ayrışması sonucu ortaya çıkan metan, kısa vadede küresel ısınmayı sınırlamak açısından önem taşıyor.
Hedefin hayata geçirilmesi; atık oluşumunun önlenmesi, yeniden kullanım, geri dönüşüm, organik atıkların yönetimi ve üretimde döngüsel malzeme kullanımının yaygınlaştırılması gibi alanlarda uygulama gerektiriyor. Bu nedenle gündem yalnızca çevre politikalarını değil, belediyelerin altyapı yatırımlarını ve şirketlerin üretim modellerini de ilgilendiriyor.
Elektrifikasyonda 2035 hedefi: Elektriğin nihai enerji talebindeki payı yüzde 35’e çıkarılmak isteniyor
➡️ Elektrikli ulaşım, ısı pompaları ve sanayide elektrifikasyon, yenilenebilir enerji ve şebeke yatırımlarıyla birlikte ilerlemek zorunda.
Türkiye’nin COP31 Başkanlığı, elektriğin küresel nihai enerji talebindeki payını 2035’e kadar yüzde 35’e yükseltmeyi hedefliyor. UNFCCC’nin 9 Haziran tarihli açıklamasına göre elektriğin nihai enerji talebindeki mevcut payı yüzde 20’nin biraz üzerinde. Hedef, enerji kullanımının daha büyük bir bölümünü elektrikle karşılamayı amaçlıyor.
Elektrifikasyon; ulaşımda elektrikli araçların yaygınlaşmasını, binalarda elektrikli ısıtma sistemlerinin kullanımını ve sanayide bazı fosil yakıtlı süreçlerin elektrikle yürütülmesini kapsıyor. Ancak elektrik tüketiminin artması, üretimin hangi kaynaklardan sağlandığı sorusunu da beraberinde getiriyor.
İstanbul Politikalar Merkezi’nin COP31 değerlendirmesinde uzmanlar, elektrifikasyonun fosil yakıtlardan çıkış ve temiz enerji yatırımlarıyla birlikte ele alınması gerektiğine dikkat çekti. Yenilenebilir enerji üretimi, elektrik şebekeleri, depolama ve sistem esnekliğine yönelik yatırımlar yeterince hızlanmazsa artan talebin bir bölümü fosil yakıtlarla karşılanabilir.
Bu nedenle yüzde 35 hedefinin başarısı yalnızca elektrik kullanımındaki artışla değil, elektrik üretiminin karbonsuzlaşması ve altyapının bu dönüşümü desteklemesiyle de ölçülecek.
Türkiye, COP31’de taahhütlerin ölçülebilir sonuçlara dönüşmesini istiyor
➡️ Ankara’nın mesajı: Diyalog, uluslararası iş birliği ve uygulama.
Türkiye’nin BM Daimi Temsilcisi Ahmet Yıldız, 16 Ekim’de New York’ta düzenlenen BM etkinliğinde COP31 hazırlıklarına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Yıldız, Türkiye’nin başkanlık sürecinde çok taraflı iş birliğine bağlılığını vurgularken, mevcut iklim taahhütlerinin somut adımlara ve ölçülebilir sonuçlara dönüştürülmesi gerektiğini belirtti.
Türkiye, Antalya’da 9–20 Kasım tarihleri arasında düzenlenecek zirveye hazırlık kapsamında şeffaf, istişareye açık ve uzlaşıya dayalı bir süreç yürütmeyi hedefliyor.
Bu yaklaşımın somut sonuç üretip üretmeyeceği, ülkelerin mevcut taahhütlerini uygulamaya dönük politikalara dönüştürme kapasitesiyle yakından ilişkili olacak. Emisyon azaltımı, iklim finansmanı ve enerji dönüşümüne ilişkin başlıkların müzakerelerde nasıl ele alınacağı da başkanlığın önündeki önemli konular arasında.
Akdeniz’de ısınan denizler deniz kaplumbağalarını tehdit ediyor
➡️ Yükselen sıcaklıklar, yalnızca yaşam alanlarını değil, türlerin üreme dengesini de etkiliyor.

Türkiye’nin Akdeniz kıyılarında yuvalayan deniz kaplumbağaları iklim değişikliğinin etkileriyle karşı karşıya. Yükselen sıcaklıklar, kaplumbağaların yuvalama koşullarını ve yavruların gelişimini etkiliyor.
Deniz kaplumbağalarında yavruların cinsiyeti, yumurtaların geliştiği ortamın sıcaklığıyla bağlantılı. Kuluçka sıcaklıklarının yükselmesi, dişi yavruların oranını artırabiliyor. Bu durumun uzun vadede cinsiyet dengesi ve popülasyonların devamlılığı açısından sonuçları olabilir.
Akdeniz’de deniz sıcaklıklarının yükselmesi, kıyı ekosistemlerinin korunmasını iklim uyumunun önemli bir parçası hâline getiriyor. Deniz kaplumbağalarının durumu, iklim krizinin etkilerinin yalnızca sıcaklık kayıtları veya emisyon verileriyle sınırlı olmadığını; ekosistemler ve türlerin yaşam döngüleri üzerinde de gözlenebildiğini ortaya koyuyor.
Enerji dönüşümünde yeni eşik: Rüzgâr, elektrifikasyon ve şebeke yatırımları
Türkiye’de rüzgâr enerjisinin doğal gaz ithalatını azaltma potansiyeli ve deniz üstü rüzgâr yatırımlarına ilişkin takvim öne çıkarken, elektrikli araç pazarındaki büyüme elektrifikasyonun ulaşımdaki etkisini gösteriyor. Küresel ölçekte ise enerji dönüşümünün finansmanı ve elektrik şebekelerinin güçlendirilmesi gündemde. Almanya’nın iklim nötr hedefi için ihtiyaç duyduğu yatırım büyüklüğü, dönüşümün maliyetini de ortaya koyuyor.
Rüzgâr enerjisi doğal gaz ithalatında yılda 4 milyar dolar tasarruf sağlayabilir
➡️ Türkiye’nin 16 GW’ı aşan mekanik rüzgâr kapasitesi, enerji arz güvenliği ve dış ticaret dengesi açısından da önem taşıyor.

Türkiye Rüzgâr Enerjisi Birliği (TÜREB) Başkanı İbrahim Erden’e göre Türkiye’nin mevcut mekanik rüzgâr kapasitesi, güncel enerji fiyatları üzerinden yapılan hesaplamayla doğal gaz ithalatında yılda yaklaşık 4 milyar dolarlık tasarruf imkânı sunuyor.
Erden, Türkiye’nin elektrik üretiminde yenilenebilir kaynakların payının arttığına dikkat çekti. Erden, bu yılın ilk sekiz ayında elektrik üretiminde yenilenebilir kaynakların payının yüzde 60’ı aştığını belirtti.
Türkiye’nin ilk deniz üstü rüzgâr projesi 2030’a kadar hayata geçirilebilir
1.000 MW’lık ilk deniz üstü rüzgâr YEKA projesinin geliştirme ve uygulama sürecinin dört ila altı yıl sürmesi bekleniyor.
TÜREB Başkanı İbrahim Erden, Türkiye’nin ilk deniz üstü rüzgâr enerjisi Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanları (YEKA) projesinin 2030’a kadar kademeli olarak hayata geçirilebileceğini söyledi.
Erden, 1.000 MW kapasiteli projenin ihalesinin 2027’nin ilk çeyreğinde yapılmasının beklendiğini belirtti. Projenin gerçekleştirilmesi, elektrik üretiminin yanı sıra deniz üstü rüzgâr enerjisine özgü sanayi altyapısının gelişmesine de katkı sağlayabilir.
Deniz üstü rüzgâr santralleri, karasal projelerden farklı olarak deniz koşullarına uygun kablo, trafo, temel ve taşıyıcı yapılar gerektiriyor. Bu nedenle yatırımın hayata geçirilmesi, yalnızca türbin kurulumuna değil, liman kapasitesi, tedarik zinciri, finansman ve teknik altyapıya da bağlı.
Türkiye’de elektrikli otomobil sayısı 486 bini aştı
➡️ Elektrikli otomobil sayısı bir yılda yüzde 52,4 arttı; şarj altyapısının büyümesi de dönüşümün önemli parçalarından biri.
Türkiye İstatistik Kurumu verilerinden derlenen bilgilere göre, trafiğe kayıtlı elektrikli otomobil sayısı Eylül 2026 itibarıyla 486 bin 359’a yükseldi. Eylül 2025’te 319 bin 155 olan sayı, yıllık bazda yüzde 52,4 artış gösterdi.
Elektrikli otomobillerin toplam kayıtlı otomobiller içindeki payı yüzde 2,68’e ulaştı. Hibrit otomobil sayısı ise 915 bin 892 olarak kaydedildi.
Elektrikli araçların yaygınlaşması, ulaşımda petrol tüketimini azaltma potansiyeli taşırken elektrik talebinin yapısını da değiştiriyor. Bu büyümenin enerji dönüşümüne katkısı, araçların kullandığı elektriğin üretim kaynaklarına ve şarj altyapısının gelişimine de bağlı.
Türkiye ile Almanya yeşil hidrojende iş birliğini geliştiriyor
➡️ Mutabakat, Türkiye’de üretilecek yeşil hidrojenin Avrupa pazarına sunulması için iş birliği fırsatlarını araştırmayı amaçlıyor.
Yeşil Hidrojen Üreticileri Derneği (H2DER) ile Almanya merkezli H2Global Foundation, Türkiye’de yeşil hidrojen üretimini ve Avrupa pazarına erişimi desteklemek üzere mutabakat zaptı imzaladı.
Anlaşma, Türk-Alman enerji ortaklığını güçlendirmeyi, somut iş birliği fırsatlarını araştırmayı ve iki kuruluş arasındaki iş birliği ağını geliştirmeyi hedefliyor.
Yeşil hidrojen, özellikle doğrudan elektrifikasyonun zor olduğu çelik, kimya ve diğer enerji yoğun sanayilerde emisyon azaltımı için seçeneklerden biri olarak değerlendiriliyor. Bununla birlikte üretim maliyetleri, yenilenebilir elektrik tedariki, taşıma altyapısı ve uzun vadeli alım anlaşmaları, projelerin ticari uygulanabilirliğini belirleyen temel unsurlar arasında.
Almanya’nın iklim nötr hedefi için 20 yılda 6 trilyon avro yatırım gerekiyor
➡️ Ulaşım ve enerji sektörleri, Almanya’nın 2045 iklim nötr hedefi için en yüksek yatırım ihtiyacının bulunduğu alanlar arasında.
Alman Kalkınma Bankası (KfW) adına Prognos tarafından hazırlanan rapora göre Almanya’nın 2045 yılına kadar iklim nötr olabilmesi için 2025–2045 döneminde toplam 6 trilyon avroluk yatırıma ihtiyaç duyuluyor. Bu, yıllık ortalama yaklaşık 290 milyar avroluk finansman anlamına geliyor.
Raporda ulaşım sektörünün 2,6–2,9 trilyon avro, enerji sektörünün ise 1,3–1,8 trilyon avro yatırım gerektirebileceği belirtiliyor. Enerji yatırımları; yenilenebilir kaynakları, elektrik şebekelerinin rüzgâr ve güneş enerjisine uyarlanmasını, hidrojen altyapısını ve bölgesel ısıtma sistemlerini kapsıyor.
Binalarda enerji verimliliği odaklı modernizasyonlar ve çevre dostu ısıtma sistemleri için yaklaşık 1 trilyon avro, enerji yoğun sanayiler için ise yaklaşık 500 milyar avro yatırım öngörülüyor.
Rapor, enerji dönüşümünün yalnızca yeni üretim tesisleri kurmaktan ibaret olmadığını; ulaşım, binalar, sanayi ve altyapının birlikte dönüştürülmesini gerektirdiğini ortaya koyuyor.
Küresel enerji dönüşümünde şebeke yatırımları kritik önem taşıyor
➡️ Yenilenebilir enerji kapasitesinin artması, üretilen elektriğin sisteme entegre edilmesi sorununu ortadan kaldırmıyor.
Copenhagen Infrastructure Partners Kıdemli Ortağı Ole Kjems Sorensen, küresel enerji dönüşümünün hızlanması için yeni finansman modellerine ihtiyaç olduğunu belirtti. Sorensen, özel sermayenin kamuya ait iletim şirketleriyle birlikte yatırım yapmasının önünün açılması gerektiğini söyledi.
Güneş ve rüzgâr enerjisinin üretimdeki payı yükseldikçe elektrik şebekelerinin kapasitesi, esnekliği ve dijital altyapısı daha önemli hâle geliyor. Yeni iletim hatları, depolama sistemleri ve talep yönetimi uygulamaları, değişken yenilenebilir üretimin elektrik sistemine entegre edilmesine yardımcı oluyor.
Şebeke yatırımlarındaki gecikmeler, yeni üretim projelerinin bağlantısını ve elektriğin tüketim merkezlerine taşınmasını sınırlayabiliyor. Bu nedenle finansmana erişim ve yatırım modelleri, enerji dönüşümünün temel başlıklarından biri olarak öne çıkıyor.
İstanbul’da 115 yıllık kayıtlardaki en yüksek üçüncü günlük yağış ölçüldü

İstanbul’da 15 Ekim’de ölçülen 129,6 milimetre yağış, 1911–2026 döneminin en yüksek üçüncü günlük yağış miktarı olarak kayıtlara geçti. Şiddetli yağışın yol açtığı olumsuzluklar, kentlerin aşırı hava olaylarına karşı dayanıklılığını yeniden gündeme getirdi.
İstanbul’da 15 Ekim’de etkili olan şiddetli yağış, uzun dönemli meteoroloji kayıtlarında dikkat çekici bir seviyeye ulaştı. Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Meteoroloji Laboratuvarı’nda ölçülen 129,6 milimetre yağış, 1911–2026 dönemindeki en yüksek üçüncü günlük yağış miktarı oldu.
Kandilli Rasathanesi verilerine göre İstanbul’da günlük yağış rekoru, 20 Temmuz 1951’de ölçülen 165,8 milimetreyle kaydedildi. İkinci sırada ise 3 Ekim 1942’de ölçülen 131,3 milimetre yağış bulunuyor.
Kentte 1–15 Ekim 2026 döneminde ölçülen toplam yağış miktarı 174,3 milimetreye ulaştı. Şiddetli yağış, ulaşımda aksamalara ve çeşitli bölgelerde su baskınlarına neden oldu.
Aşırı yağışlara karşı kentlerin dayanıklılığı
Kısa süre içinde yoğun miktarda yağış düşmesi, kentsel altyapının yağmur suyunu tahliye etme kapasitesini ve afet hazırlıklarını ön plana çıkarıyor. Yağmur suyu drenaj sistemleri, geçirimsiz yüzeylerin yaygınlığı, dere yataklarının durumu ve erken uyarı mekanizmaları, yoğun yağışların kentlerdeki etkisini belirleyen unsurlar arasında yer alıyor.
Yapay zekânın büyüyen çevresel maliyeti: Veri merkezleri su ve enerji tüketimini artırıyor
Yapay zekâ uygulamalarına yönelik artan talep, veri merkezlerinin elektrik ve soğutma suyu ihtiyacını büyütüyor. Uzmanlar, tesislerin konumu ve kaynak kullanımının planlanmasının çevresel baskıları azaltmada belirleyici olduğuna dikkat çekiyor.
Yapay zekâ teknolojileri sağlık, sanayi, eğitim ve iş süreçlerinde yaygınlaşırken, bu sistemleri çalıştıran veri merkezlerinin doğal kaynaklar üzerindeki etkisi de giderek daha fazla tartışılıyor. Yüksek işlem gücü gerektiren yapay zekâ modellerinin eğitilmesi ve kullanılması, veri merkezlerinin elektrik talebini artırıyor. Sunucuların çalışma sırasında ürettiği ısının uzaklaştırılması için kullanılan soğutma sistemleri ise su tüketimi açısından önem taşıyor.
Su kaynaklarının zaten baskı altında olduğu bölgelerde yüksek tüketimli tesislerin kurulması, diğer kullanıcılarla ve ekosistemlerle su paylaşımına ilişkin sorunları büyütebilir. Bu nedenle yeni yatırımlarda enerji altyapısının yanı sıra havza ölçeğinde su mevcudiyetinin, soğutma yöntemlerinin ve atık ısı kullanımının da dikkate alınması gerekiyor.
Biyoçeşitlilik için yıllık 200 milyar dolarlık hedefin gerisinde kalındı
Ülkeler, 2030’a kadar doğanın korunması için yılda 200 milyar dolar finansman sağlama hedefinin gerisinde. OECD verilerine göre küresel biyoçeşitlilik finansmanı 2023–2025 döneminde yıllık 75–92 milyar dolar aralığında kaldı.
Dünya genelinde ormanların, sulak alanların, denizlerin ve diğer doğal ekosistemlerin korunması için verilen taahhütlerle sağlanan finansman arasındaki fark, Birleşmiş Milletler Biyoçeşitlilik Konferansı COP17 öncesinde yeniden gündeme geldi.
Ülkeler 2022’de kabul edilen Küresel Biyoçeşitlilik Çerçevesi kapsamında 2030’a kadar yılda 200 milyar dolar biyoçeşitlilik finansmanı sağlama hedefi belirledi. Ancak OECD verileri, 2023–2025 döneminde kamu ve özel kaynaklardan sağlanan finansmanın yıllık 75–92 milyar dolar düzeyinde kaldığını gösteriyor. Bu tutar, hedefin yarısından azına karşılık geliyor.
Kara ve deniz koruma hedefleri de risk altında
Ülkelerin bir diğer önemli taahhüdü, 2030’a kadar gezegenin kara ve deniz alanlarının yüzde 30’unu koruma altına almak. AP’nin aktardığı BM değerlendirmesine göre, mevcut taahhütlerin hayata geçirilmesi durumunda 2030’da karaların yaklaşık yüzde 26’sının, deniz alanlarının ise yüzde 12’sinin korunması öngörülüyor.
Finansman açığı, özellikle biyolojik çeşitlilik açısından zengin ancak koruma çalışmalarını kendi kaynaklarıyla finanse etmekte zorlanan gelişmekte olan ülkeler için önemli bir engel oluşturuyor. Uluslararası finansmanın yanı sıra, doğaya zarar veren teşviklerin azaltılması ve kaynakların koruma çalışmalarına yönlendirilmesi de gündemdeki başlıklar arasında.
COP17’de finansman gündemi
19–30 Ekim tarihleri arasında Ermenistan’ın başkenti Erivan’da düzenlenecek COP17’de ülkelerin küresel biyoçeşitlilik hedeflerinde kaydedilen ilerlemeyi değerlendirmesi ve finansman açığını kapatacak adımları ele alması bekleniyor.
Amazon’da yangınlar bir yılda yüzde 253 arttı

Brezilya’nın Amazonas eyaletinde Ekim ayının ilk iki haftasında 1.679 yangın kaydedildi. Geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 253 artışa işaret eden yangınlar, bölgedeki hava kalitesini ve ekosistemleri tehdit ediyor.
Amazon yağmur ormanlarının Brezilya sınırları içindeki Amazonas eyaletinde yangınlar Ekim ayında yeniden yoğunlaştı. Eyalette ayın ilk iki haftasında 1.679 yangın kaydedildi. Bu sayı, 2025’in aynı dönemine kıyasla yüzde 253 artış anlamına geliyor.
Amazon’da yangınlar çoğunlukla doğal nedenlerle değil, tarım ve hayvancılık alanı açmak amacıyla yakılan ateşlerle ilişkilendiriliyor. Bu ateşlerin kontrol dışına çıkması, özellikle sıcak ve kurak koşullarda geniş alanlara yayılabiliyor.
Türkiye, kuraklıkla mücadelede havza bazlı su planlamasına hazırlanıyor
Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, Türkiye’nin gelecek 10 yıla yönelik Ulusal Su Planı hazırladığını açıkladı. Plan kapsamında, hangi havzada hangi ürünün yetiştirileceğinin su varlığı dikkate alınarak belirlenmesi hedefleniyor.
Yumaklı, gelecek 10 yıla yönelik bir Ulusal Su Planı hazırladıklarını belirterek, su varlığına göre havzalarda hangi ürünlerin yetiştirileceğinin bilimsel veriler doğrultusunda planlandığını söyledi. Bu yaklaşımın hem su kaynaklarının korunmasını hem de çiftçilerin gelirinin güvence altına alınmasını amaçladığını ifade etti.
Kuraklık için erken uyarı sistemi hedefi
Bakan Yumaklı, Türkiye’de 25 havzanın tamamı için kuraklık yönetim planlarının hazırlandığını, Kuraklık Tahmini ve Erken Uyarı Sistemi’nin ise 2027 yılında tamamlanmasının hedeflendiğini açıkladı.
Su yönetiminin yalnızca kuraklık dönemlerinde müdahaleyle sınırlı kalmaması, risklerin önceden belirlenmesi ve tarım, sanayi ile kentlerde suyun verimli kullanılması gerektiğini vurguladı.
Türkiye’de muhafaza ormanlarının sayısı 60’a yükseldi
Orman Genel Müdürlüğü, toprak ve su kaynaklarını korumak ve erozyonu önlemek amacıyla özel koruma altına alınan muhafaza ormanlarının sayısını 55’ten 60’a çıkardı. Yeni alanlarla birlikte toplam yüz ölçümü yaklaşık 12 bin hektar arttı.
Muhafaza ormanları, yalnızca ağaç örtüsünün korunması açısından değil, su rejiminin düzenlenmesi, toprağın tutulması, erozyon ve sel risklerinin azaltılması ve yaban hayatının desteklenmesi bakımından da önem taşıyor.
Orman ekosistemlerinin korunması, karbon depolama kapasitesinin sürdürülmesine ve biyolojik çeşitliliğin desteklenmesine katkı sağlayabiliyor. Bu nedenle mevcut ormanların niteliğinin ve ekolojik işlevlerinin korunması, yeni orman alanları oluşturulması kadar önemli görülüyor.
Macaristan, balık çiftliklerinin suyunu kuraklıkla mücadelede kullanıyor

Macaristan’da balık hasadından sonra havuzlardan boşaltılan su, kuraklıktan etkilenen tarım arazilerine, sulak alanlara ve parklara yönlendiriliyor. Uygulamanın ülke çapında yaygınlaştırılmasıyla yaklaşık 300 milyon metreküp suyun değerlendirilmesi hedefleniyor.
Avrupa’da kuraklık ve su kaynakları üzerindeki baskı, mevcut suyun daha verimli kullanılması için yeni uygulamaları gündeme getiriyor. Macaristan’da balık yetiştiriciliği havuzlarından boşaltılan suyun tarım alanlarında ve doğal ekosistemlerde değerlendirilmesi için çalışmalar yürütülüyor.
Balık hasadından sonra geleneksel olarak kanallara ve nehirlere bırakılan havuz suyu, giderek artan kuraklık nedeniyle arazilerde, sulak alanlarda ve parklarda daha fazla ihtiyaç duyulan yerlere yönlendiriliyor. Uygulama, suyun mümkün olduğunca çevrede tutulmasını amaçlayan daha geniş bir su yönetimi yaklaşımının parçası.