21 Ekim 2026, Çarşamba
Güne ve gündeme dair her şey için sadece 9 Dakika diyoruz!
Dokuz Dakika
Bizi takip edin
Kategoriler
Keşfet
Kurumsal
Kültür - SanatBakış

Helen'in saçı ne kadar önemliydi?

Christopher Nolan'ın The Odyssey uyarlamasında Truvalı Helen'i Lupita Nyong'o'nun canlandıracağı kesinleştiğinde, tepki bir gecede ve küresel ölçekte geldi.

Mustafa Özkanİletişim Lideri
18 Eylül 2026, 10:00
4 dk okuma
Helen'in saçı ne kadar önemliydi?
✉ Kültür - Sanat Bülteni her sabah gelen kutunuzda; yazarlarımızın yazıları da bültende.Bültene abone ol →

Homeros bir kadını tarif ederken pek zorlanmaz. Elinin altında hazır kalıplar vardır: Beyaz kollu, altın saçlı, güzel örgülü. Bunlar bir romancının özenle seçtiği tasvirler değil, sözlü şiirin tuğlalarıdır. Ozan mısrayı ölçüye oturtmak için hazır bir parça alır, yerine koyar ve anlatmaya devam eder. Nitekim aynı şiirde tanrıçalar da beyaz kolludur, ineklerin bile gözleri iri ve güzeldir. Kimse kalkıp Hera'nın kollarının rengini tartışma konusu yapmaz.

Ne var ki üç bin yıl sonra, o hazır tuğlalardan biri bir film stüdyosunun başına dert oldu.

Christopher Nolan'ın The Odyssey uyarlamasında Truvalı Helen'i Lupita Nyong'o'nun canlandıracağı kesinleştiğinde, tepki bir gecede ve küresel ölçekte geldi. Üstelik tartışma sinema sayfalarında kalmadı. Teknoloji milyarderleri, talk-show sunucuları, klasik filoloji hocaları ve film eleştirmenleri aynı hafta içinde kendilerini aynı konuda konuşurken buldular. Mesele ocak sonunda Elon Musk'ın konuya dahil olmasıyla ana akım gündemin tam ortasına yerleşti.

Nolan'ın cevabı ise kısa oldu: Gösterim öncesi yapılan eleştiriler zaten alakasızdır. Bu cevap tartışmayı bitirmedi, ikinci raundu başlattı. Çünkü itiraz edenler açısından mesele filmin iyi ya da kötü olması değildi. Metne sadakat meselesiydi ve yönetmen tam da o soruyu cevapsız bırakmıştı.

Kavramın adı: Race-Swapping

Tartışılan şeyin bir adı var ve önümüzdeki yıllarda bu adı çok duyacağız: Race-swapping. Bir uyarlamada, özgün eserde belirli bir etnik kimlikle tanımlanmış karakterin farklı kökenden bir oyuncuyla canlandırılması anlamına geliyor. Türkçesi henüz oturmuş değil; dolaşımda ırk değişimi, yeniden ırklandırma, ırk takası gibi karşılıklar var ama üçü de kulağı tırmalıyor ve hiçbiri tam oturmuyor. Bu tür kavramlarda genellikle ilk yerleşen kazanır, dolayısıyla mesele hâlâ açık.

Kavramın iki yönü olduğunu baştan söylemek gerekiyor çünkü tartışmanın büyük bölümü bunu atlıyor. Birincisi beyazlaştırma, yani Asyalı, Ortadoğulu ya da yerli bir karakterin beyaz bir oyuncuyla oynatılması. Bu, sinemanın çok daha eski, çok daha yaygın ve uzun yıllar boyunca neredeyse hiç itiraz görmemiş pratiği. 2017 yapımı Ghost in the Shell bunun en bilinen yakın tarihli örneği: Japon mangasından uyarlanan filmde Motoko Kusanagi rolü Scarlett Johansson'a verildi ve film hem eleştirel hem ticari olarak beklentinin altında kaldı. İkincisi ise ters yönlü değişim, yani beyaz olarak bilinen bir karakterin farklı kökenden bir oyuncuyla oynatılması. Son on yılın kavgası bu ikincisi üzerine.

Aynı tartışma, farklı sonuçlar

İlginç olan şu ki benzer kararlar her yerde benzer sonuçlar doğurmuyor.

Snow White, tartışmanın kasaya yansıdığı en net vaka oldu. 270 milyon dolar bütçeyle çekilen Disney uyarlaması açılış haftasında yurt içinde 42,2 milyon dolarda kaldı, dünya genelinde yaklaşık 195 milyon dolarla kapandı ve dağıtım kaynaklarına göre tüm ek gelirler hesaba katıldığında 115 milyon dolar civarında zarar edecek. Ancak burada dikkatli olmak gerekiyor çünkü oyuncu seçimi tek değişken değildi. Dijital olarak üretilen cüceler, başrol oyuncusunun siyasi açıklamaları ve genel remake yorgunluğu aynı anda devredeydi. "Tartışma yüzünden battı" cümlesi çok cazip görünüyor ama kanıtlanabilir değil.

The Little Mermaid ise tepkinin coğrafyaya göre değiştiğini gösterdi. Bir kesim Halle Bailey'nin Ariel rolüne seçilmesini uzun süredir beklediği temsil olarak görürken, bir kesim stüdyonun bu kararı pazarlama aracına çevirdiğini savundu. Film Kuzey Amerika'da beklentiyi karşıladı, buna karşılık bazı Asya pazarlarında belirgin biçimde zayıf performans gösterdi. Aynı film, aynı afiş, farklı ülkeler ve birbirinden hayli farklı sonuçlar…

Queen Cleopatra’ya bakınca şunu gördük ki bu yapım tartışmayı sinema eleştirisinden çıkarıp devletlerarası bir zemine taşıdı. Kurmaca bir karakter değil tarihî bir figür söz konusu olunca mesele sadakat olmaktan çıktı ve tarih yazımına dönüştü. Mısır'ın resmî kurumları yapıma karşı açıklama yaptı, ülkede konuya cevap niteliğinde ayrı bir yapım gündeme geldi.

Peki neden bazıları hiç tepki çekmiyor?

Asıl soru burada başlıyor çünkü aynı şeyi yapan ama kimsenin itiraz etmediği yapımlar da var.

Hamilton, 2015'te Broadway'de sahnelenen ve Lin-Manuel Miranda'nın yazdığı bir müzikal. Amerikan kuruluş dönemini anlatıyor ve George Washington'dan Thomas Jefferson'a kadar kurucu babaları neredeyse tamamı siyah ve Latin oyunculardan oluşan bir kadroyla ve üstelik rap müziğiyle sahneye çıkarıyor. Tepki almak bir yana Pulitzer kazandı, ödüllerle döndü ve bir kuşağın referans metni oldu.

Bridgerton ise Netflix'in 2020'de başlayan dönem dizisi. On dokuzuncu yüzyıl başı İngiliz aristokrasisini anlatıyor ve bu aristokrasiyi siyah bir dük, siyah bir kraliçe ile kuruyor. Dizi platformun en çok izlenen yapımlarından biri haline geldi.

İkisinin ortak noktası ne? Her ikisi de değişimi gizlemedi. Hamilton izleyicisi salona girdiğinde bunun tarihî bir yeniden canlandırma olmadığını biliyor; Bridgerton izleyicisi daha ilk sahnede alternatif bir dünyada olduğunu anlıyor. Sözleşme baştan açık, imzalar önceden atılmış.

Direnç ise hemen her zaman aynı yerden geliyor: Aslına sadık olduğunu iddia eden yapımlardan. İzleyiciye "işte orijinali budur" denip başka bir şey verildiğinde, itiraz aslında oyuncuya değil o çelişkiye yöneliyor. Yani mesele değişimin kendisi olmaktan çıkıp bu değişimin nasıl çerçevelendiğine geliyor.

Bir hikâye kime aittir?

Bu noktada tartışmanın en tuhaf yanını fark etmek gerekiyor. İki taraf da aslında aynı şeyi savunuyor: Kaynağa saygı.

Bir taraf diyor ki, Homeros o sıfatı yazmışsa bir sebebi vardır ve uyarlamanın işi metnin verdiğini vermektir. Diğer taraf diyor ki, Homeros'un metni zaten yüzlerce ozan tarafından yüzlerce kez yeniden anlatılmış bir sözlü gelenektir, sabit bir orijinali yoktur ve uyarlamak o geleneğin ta kendisidir. İkisi de kendi içinde tutarlı. Muhtemelen bu yüzden tartışma bitmiyor ve bitecek gibi de görünmüyor.

The Odyssey temmuzda vizyona girdi, tartışma hâlâ sürüyor. Filmin iyi mi kötü mü olduğunu zaman söyleyecek. Ama bir şey şimdiden belli: Bu kavgaların hiçbiri gerçekte oyuncu seçimiyle ilgili değil. Hepsi tek bir sorunun etrafında dönüyor. Bir hikâye kime aittir? Yazana mı, üç bin yıl boyunca onu anlatanlara mı, bugün yeniden anlatana mı, yoksa dinleyene mi?

Homeros bu soruya muhtemelen omuz silkerdi. Çünkü o da devraldığı bir hikâyeyi anlatıyordu ve neredeyse kesin olarak değiştirmişti.

Helen'in saçı, o hikâyenin en az önemli kısmıydı.

Yazar

Mustafa Özkan

İletişim Lideri · Gündem

20 yıldır iletişim sektöründe faaliyet gösteriyorum ve şu anda Wave İletişim ve Marka Ajansı'nda Ajans Başkanı olarak görev alıyorum.

Tüm yazıları (5) →

Kültür - Sanat gündemi her sabah gelen kutunuzda

Yazarlarımızın yazıları ve günün özeti, dokuz dakikada okunacak biçimde. Ücretsiz.

Ücretsiz abone ol

Bültenlere Abone Ol

E-posta adresinizi girin ve ilgilendiğiniz bültenleri seçin.

Aboneliğiniz Tamamlandı!

E-posta adresinize onay mesajı gönderildi. Seçtiğiniz bültenler artık gelen kutunuzda olacak.